20 Mayıs 2011 Cuma

SAĞLIKLI BESLENMENİN ÖZELLİKLERİ

Sağlıklı Bir Beslenmenin Özellikleri nelerdir?




Tercüme dietlerin faydası oluyor mu?




Ülkemiz bir Akdeniz ülkesidir. Akdeniz beslenme şekli en sağlıklı bir beslenme şeklidir. Yurdum insanına batı ülkelerinden (gelişmiş ülkeler) tercüme edilerek dietler sunulmaktadır. Bu dietlerin bugün hiç bir şekilde işlemediği artık gösterilmiştir ve belirtilmektedir. (kilo kaybı oluyor ama kısa bir süre sonra verilen kilolar geri alınıyor bu olayın da artık bir adı var: YOYO diet). İleri derecede sağlıksız olan inişli çıkışlı bir beslenme biçimi, sağlık bildirilerinde halka sunuluyor.


Batı ülkelerinde uygulanmakta olan dietler kendi halklarının alışkanlıkları ve yaşam biçimleri göz önünde bulundurularak hazırlanmaktadır. Doğal olarak ‘O’ ülkelerde yetişmekte olan, ve elde edilen besin maddelerine göre düzenlenmektedir. Bizim yemek biçimimiz, alışkanlıklarımız, yaşama şeklimiz ile hiç bir alakası yoktur. Elimizdeki dietlerin büyük bir çoğunluğu ABD dietisyenlerinin ve beslenme uzmanlarının hazırladıkları listelerden alınmaktadır, ve tamamen tercümedir. ABD halkının nasıl beslendiğini, neler yiyip içtiğini, nasıl yaşadığını biliyormuyuz peki? Maalesef, ‘Onları’ da kendimiz gibi yiyen içen ve de yaşayan bir toplum olarak görüyor ve bizlere sunulan bu diet listelerini bilinçsiz bir vurdumduymazlıkla uygulamaya kalkıyoruz. Bundan dolayı da başaramıyoruz. Batıda yaşıyan insanlar Türk halkı gibi aynı şekilde mi besleniyorlar ki, aynı şekide mi yaşıyorlar ki oralarda piyasaya çıkan diet listeleri bizde tercüme edilerek yurdum insanına sunuluyor? Hayır, hiç bir zaman aynı şekilde ne yiyoruz, ne içiyoruz ne de yaşıyoruz. Ortalıkta dolaşan, tercüme edilmiş listeler bu nedenle bizlere faydalı olamıyor, kısa bir süre sonra herkes kendi alıştığı, kolaylıkla bulabildiği, ulaşabildiği, bütçesini zorlamıyacak, rahatlıkla erişebildiği ve pişirebildiği güncel besin türüne dönmek zorunda kalıyor. Tercüme dietlere kısa bir süre uyum sağlıyabilen kişiler bile 3-4 hafta sonra, kendi eski alışkanlıklarına dönmek zorunluğunda kalıyor (YOYO diet). Bu konuya açıklık getirmek amacıyla bir kaç örnek vermek istiyorum.




ŞÖYLEKİ:



Amerikan halkının günlük beslenmesinde pişmis bir aş ya da sebze yemeği, kıymalı yeşil fasülye vs. gibi bir tabak sıcak sulu yemek yoktur. Yani onların büyük bir çoğunluğu, hayatlarında bir zeytin yağlı ya da kıymalı yeşil fasülye aşını ne tabağına ne de ağzına koymuştur, bir kapuska yememiştir, yoğurtlu bir kabak ya da biber, patlıcan dolması yememiştir. Zeytin yağlı ya da kıymalı bir yaprak, lahana, pazı, kara lahana sarması yememiştir.


Hayatlarında, kokteyler dışında (oda ender olarak), bir siyah ya da yeşil zeytin ağzına koymamıştır.Verirseniz bile de yiyemezler. Damak tadları tamamen değişiktir çünkü.


Hayatlarında sade yoğurt yememiştir, ayran içmemiştir. Mercimek çorbası, ezo gelin çorbası, yayla çorbası görmemiştir, yapmamıştır ve içmemiştir.


Mercimek yemeği, mercimek köftesi, bulgur pilavı, bulgur köftesi yememiştir.


Sabah kahvaltısında beyaz peynirin yanında zeytin yağı içinde, limonlu kekikli zeytin yememiştir. Sabah kahvaltısında beyaz peynir ile birlikte salatalık, domates, yeşil biber vs. yemesini bilmemiştir.


Bir çoban salatası, zeytin yağı limonlu ve zeytinli yapamazlar. Ancak yanlız bütün yeşil yapraklı salatalarını ‘ağır yağlı salata sosu’ ile yiyebilirler.


Sabah kahvaltısında ve yemeklerinde hiç bir zaman bizim kadar ekmek tüketmezler, tüketemezler de. Böyle bir alışkanlıkları bulunmaz.


Zeytin ve ceviz, fıstık, fındık en sağlıklı meyvalar olduğu halde batıdaki hangi beslenme uzmanı diet listesinde zeytin yenmesinin faydalarından bahsedebilmektedir. Ancak Son zamanlarda cevizin, zeytin yağının faydalarından bahsedilmeye başlanmıştır. Oysa Ülkelerinde, zeytin ve ceviz yetişmediği, için bu maddeleri de son derece az kimse, az olarak tüketebilirle. Üstelik de son derece pahalıdır.


Bulgur yapma ve pişirme kültürü, sade yoğurt yapma kültürü olmadığı için en faydalı olan bu besinlerin adı bir çok diet listesinde yer almamaktadır.


Amerikan halkı son derece az ekmek tüketmektedir. Buna karşın ülkemizde, ekmek en önemli bir besin maddesidir ve aşırı bir şekilde tüketilmektedir. Bu örnekleri daha da uzatmak mümkündür.


Batı ülkelerinde tüketilen kırmızı et çeşidi (yanlız hormonla geliştirilmiş, büyütülmüş olan sığır ve öküz eti tüketilmektedir) ve miktarı (kişi başına günde ½ kilo et tüketilmektedir) açısından kıyaslıyacak olursak yurdumun insanının tüketdiği kırmızı et (ne cins olursa olsun) kişi başına son derece az miktardadır ve yetersizdir (sığır eti son derece az olarak tüketilmektedir. Daha ziyade, koyun, kuzu ve dana etidir tüketilen). Bir çok aile yanlız bayramdan bayrama et yeme imkanı bulmaktadır. Ülkemizde milyonarca kişide protein bakımından beslenme yetersizliği gözlenmektedir.


Toplum olarak (% 40-50 ) genç nüfuzumuz vardır. Bu oran batı toplumlarının tam tersi olmaktadır. Batı ülkelerinde toplum giderek yaşlanmaktadır, yaşlı oranı genç nüfusa oranla çok fazladır.


Toplum olarak hareketli ve aktif bir yaşam biçimi edinmemişizdir. Genç olan nüfusumuzun orta yaşlı ve yaşlı nüfusa oranı yüksek olduğu halde; gençlerimizde yaygın bir şekilde spor yapılmamakta ve fizik aktivite son derece kısıtlıdır. Bu yaşam biçimi de ABD halkı yaşam biçimine hiç bir şekilde uymamaktadır.


Şu halde her iki toplumu genel olarak her yönden karşılaştıracak olursak hiç bir benzerlik bulunmamaktadır. Yani bir sepet elma ile bir sepet yumurta aynıymış gibi kabul edilmekte, muamele görmekte ve dietler tercüme edilerek yurdum imsanını sunulmaktadır. Dolayısiyle sonuç başarısız olmaktadır.


Diet listelerinin bir çoğu da tek tip olmaktadır. Yani bir gömlek her yaş ve cinsteki insana giydirilmektedir. Oysa ülkemizde 70 milyon insan varsa, 70 milyon yaşam, alışkanlık ve beslenme şekli, genetik değişiklik vardır. Beslenme biçimimiz yaşa, cinse ve faaliyet düzeyine göre değişik şekillerde hazırlanmalıdır, yani kişiye özel olmalıdır. 10-20-30 yaşlarında bir gencin, doğurganlık çağında olan bir hanımın, hamile bir hanımın vs. ihtiyacı olan eneji miktarı ile, kırk yaşlarında ve elli yaşlarında bir gencin günlük enerji (kalori) ihtiyacı aynı düzeyde değildir. Hele menapoz (andrapoz) döneminde günlük enerji ihtiyacımız oldukça azalmaktadır. Oysa bizler bu yaşlarda bile beslenme alışkanlıklarımızı hiç değiştirmeden, yiyeceklerimizin miktarlarını biraz olsun azaltmadan aynı şekil ve miktarda besinleri tüketmeye devam etmekteyiz, belki de farkında olmadan daha fazla yüksek kalorili yiyecek yüketmekteyiz. Yaşımız ilerledikçe hareket etme ihtiyacımız arttığı halde, bizler tersini yapmakta mümkün olduğu kadar az hareket edip ihtiyacımızdan fazla yememk yemekteyiz. Gördüğümüz gibi sağlık açısından son derece tehlikeli olan bir ters orantı ortaya çıkmaktadır.


Batı diet listelerinde dikkat edecek olursak bizim ulusal içkimiz dediğimiz RAKI diye bir içki adı bulunmamaktadır. Neden? Rakı çokmu zararlı ki? Hayır efendim, bizim hekimlerimiz ve de dietisyenlerimiz ‘tercüme diet listelerini’ şablon gibi uyguladıkları için. Oysa her türlü etil alkol gösterildi ki, kalp ve damar hastalıklarını önlemektedir. Kalp krizini, inmeyi önlemektedir. Peki ne kadar tüketilecek? Erkekler için günde 2 kadeh (viski, votka, nane likörü, ahududu likörü, vişne likörü vs. ) gibi ne aklınıza gelirse. Hanımlar için ise günde bir kadeh olarak öneriliyor. Batıda şarap kültürü egemen olduğu için şarabın faydaları dikkati çekiyor ve de o nedenle araştırma konusu oluyor ve de gündeme oturuyor. Şarap içemeye alışık olmıyan yurdum insanı siyah çekirdekli üzüm yediğinde, siyah üzümde ve özellikle siyah üzüm çekirdeğinde bulunan yararlı maddeler de aynen şarap gibi sağlık için faydalı oluyor. Üzüm sirkesi de aynı şekilde yararlar sağlamaktadır. Siyah kuru üzüm ülkesiyiz unutmıyalım.


Son söz: Her gün iki kadeh Rakı rahatlıkla içebilirsiniz. Yasaklanması doğru değil.


Ancak iki kadehten fazlası tansiyonunuzu yükseltir, bunu da unutmayın.


Şarap seviyorsanız günde iki kadeh onu da rahatlıkla içebilirsiniz. Aynı şekilde beyaz şarap ve diğer likörler de tabii ki iki kadeh olmak şartıyla içilebilir.



Tercüme dietlerin bizlere bir faydası olmadığı gerçeğini görmemiz ve de anlamamız lazımdır.



O Halde sağlıklı bir şekilde, nasıl beslenmeli ve yaşamalıyız? Neler yiyip içmeliyiz: Sağlıklı yeme içme alışkanlığımızı nasıl geliştirelim, zararlı alışkanlık ve damak tadlarımızı nasıl faydalı olan bir beslenme şekline dönüştürelim. Burada, genel olarak temel alınacak ÖRNEK bir günlük beslenme planı vermek istiyorum. Görüleceği gibi bu beslenme planı bir iki zararlı olan yasağın dışında sıkı bir diet listesi değildir. Çocukluğumuzdan beri alışmış olduğumuz, annelermizin her gün sofrada önümüze getirdiği aşlardır, ve sıcak yemeklerdir. İnsan doğasında kısıtlamalara karşı bir direnç vardır, bu nedenlele yasaklamalar ve kısıtlamalarla zaten başarı elde edilememektedir. Akdeniz mutfağında kısıtlanması gereken, sağlığa zarar veren besin türü zaten bulunmamaktadır. Hepsinin mutlaka sağlığımıza bir faydası vardır, yani TÜRK MUTFAĞI sağlıklıdır. Ancak Türk mutfağında bazı besinler hazırlanış ve yanlış pişirilme şekilleri ile sağlığımıza zararlı hale dönüştürülmektedir. Örneğin, her türlü kızartılmış olan yiyecek gerek yüksek kalori sağladıklarından (yağda kızartılan yiyeceklerin kalorileri çok yüksektir), gerek kızartma yağının yüksek ısıda kanser yapıcı maddelere dönüşmesi bakımından sağlığımıza son derece zararlıdır. Ayrıca her türlü yağda kızartılmış olan sebze, et vs. kanımızdaki trigiseridler de (ki en tehlikeli kan yağlarıdır) yükselterek damarlarımızın tıkanmasına neden olmaktadır. Ancak gençlerin ve çocukların, büyüme çağında oldukları için, aşırı tüketmemek kaydıyla kızartılmış besin yemelerinde bir sakınca yoktur. Fakat 50 yaşın üstünde olan her kadın ve erkeğin bu tür kızartmaları tüketmeleri sakıncalıdır ve de sağlıkları için son derece tehlikelidir (fast food yiyecekleri gibi). Gençler ve büyüme çağında bulunan çocuklar sağlıklı pişirilmiş her türlü ekmeği rahatlıkla tüketebilirler, ancak 50 yaş üstü hanım ve beylerin günde bir ince dilim kepekli, düşük kalorili ekmek diliminden fazlasına ihtiyaçları yoktur. Fazlası yağa dönüşür ve vücumuzda birikir.





Vücudumuzda aşırı yağ birikimini önlemek mümkünmüdür? Evet tabii ki mümkündür.



50 yaş üsütünde olan kişilerin günlük enerji ihtiyaçlarını ‘düşük şeker indeksli’ gıdalardan almalarında fayda vardır. ‘düşük şeker indeksli’ yiyecek ya da gıda ne demektir?



Sağlıklı beslenme açısından önce bu kavramı anlamamız gerekmektedir.



Bildiğimiz gibi yemek yedikten sonra, gıdalarımızın sindirilmesi olayı başlar. Gıdalarımız parçalanarak bağarsaklarımızdan emilererek kanımıza geçer ve kan şekerimizi yükseltirler.



Bazı gıdalar kana çok hızlı geçer ve kan şekerimizi çok hızlı bir şekilde yükseltir. Bazı gıdalar kanımıza yavaş yavaş geçer ve kan şekerimizi yavaş yavaş yükseltirler.



Kan şekerimizin hızlı yükselmesi sonucu vücudumuzda İNSULİN denen şeker hormonu hızlı bir şekilde ve aşırı olarak salgılanır.



Kan şekerimizin yavaş yavaş yükseldiği durumlarda ise İNSULİN HORMONU yavaş yavaş salgılanır.



İNSULİN denen şeker hormonunun hızlı bir şekilde çok fazla salgılanması kan şekerimizi hızla düşürür. Kan şekerinin hızla düşmesi ise acıkma hissini, tekrar yemek yeme ihtiyacını tetikler ve başlatır. Bir tabak börek ve baklava yedikten 4 saat sonra tekrar bir dilim ekmek, ya da bisküvi yeme ihtiyacının ortaya çıkması işte bu nedenle olmaktadır.



Oysa yemeklerden sonra kan şekeri yavaş yavaş yükselecek olursa bu acıkma hissi meydana gelmez. Örnek verecek olursak; çayımıza koyduğumuz şeker kanımıza hızlı geçip kan şekerimizi aniden yükselttiğinden, yüksek şeker indeksli bir besine örnektir.



Ülkemizde kişiler gün boyunca aşırı derecede şekerli çay tüketmektedir. Her çay bardağına iki şeker atan 50 yaşlarında bir kişinin kanına hızla geçen şeker miktarı oldukça fazladır. Bu kişide acıkma hissi hiç bir zaman ortadan kalkmıyacaktır. ‘Doyamıyorum, ben bu yemeklerle doymam, hemen acıkıyorum, midem eziliyor’ ifadelerinin arkasında bu gerçekler bulunmaktadır. (batı ülkelerinde bu kadar fazla şeker tüketeemz)



Hızlı INSÜLİN salgılanması ile kan şekeri hızlı bir şekilde vücumuzun çeşitli bölgelerinde yağ olarak depolanmaktadır (kasların etrafında, kasların içinde ve karın boşluğunda, organların içinde ve etrafında).



İNSÜLİN HORMONU aynı zamanda yağları depolayan hormondur. Vücudumuzdaki depo yağlar arttıkca da kan yağlarımız artmaktadır. Kan yağlarımızın yüksekliğinin ne kadar tehlikeli olduğunu artık herkes kabul etmektedir.



İNSÜLİN HORMONU kan şekerini aniden düşürünce de, acıkma hissi ile birlikte fenalık hissi, el ayaklarda titreme ve terleme hissi ortaya çıkmaktadır. Bu durumda bulunan bir kimsenin kan şekerini yükseltmek amacıyla saf şeker yada bir çikolata yemesi ya da şuursuz bir şekilde baklava ve böreğe saldırması son derece yanlış ve tehlikelidir. Çünkü, kan şekerinin aniden yükselmesi yukarıda saydığımız hormon salgılanma sürecini tekrar başlatacak ve vücut yağlanması bu şekilde giderek artacaktır.



İNSÜLİN HORMONU salgılanması arttıkca da GLOCAGON denilen yağları eriten hormonun salgılanmasıson derece azalır (yağlarımızı eriten hormon etkisiz hale gelmektedir). Sonuç olarak bu durumda kimse zayıflıyamaz.



Özetliyecek olursak: O halde mümkün olduğu kadar kan şekerimizi yavaş yavaş yükselten gıdaları kullanmamız gerekmektedir. Diğer bir deyimle ‘düşük şeker indeksli’ gıdaları tüketmekte yarar vardır. (profesyonel sporcuların dışında)



Hangi yiyecekler ‘düşük şeker indeksli’ gıda grubuna girmektedir? Bunları bilmemizde yarar vardır.



Sağlıklı yeme alışkanlığımıza en başta düşük şeker indeksli yiyecekleri tüketmekle başlamalıyız. Herhangi bir gıdayı az ya da kibrit kustusu kadar tüketerek değil.



DÜŞÜK ŞEKER İNDEKSLİ GIDALARIMIZ HANGİLERİDİR?


Bu gıdalar: her türlü tatlı ve şekerler (çay şekeri dahil), çikolatalar, pastalar, kekler ve şekerli içeçekler, baklava, börek, çörek, puaçalar, peynirli tostlar, pirinç pilavı, patates, makarnalar ve de tabii ki ekmek dışında bulunan yiyecekleridir. Görülüyor ki, ülkemizde en çok sevilen ve tüketilen gıda maddeleriaslında yüksek şeker indeksli olan gıdalardır. Bizlerin TOPLUM OLARAK BESLENME SORUNUMUZ maalesef, büyük bir zevkle pişirip tüketmiş olduğumuz bu yiyecekler ve yemeklerden kaynaklanmaktadır.



‘Düşük şeker indeksli’ yiyecekler kan şekerimizi hızla yükseltmezler, sonuç olarak INSULİN hormonunun da ani salgılanmasına neden olmazlar. Dolayısiyle vücudumuzda yağ birikimi (sellülit), kalçalardaki yağlar, göbeklenme vs. oluşmaz ve de kan yağlarımız yükselmez, yani şişmanlama olmaz.



Şişmanlama olmayınca da 1. kan basıncı yükselmez ve kalp damar, beyin hastalıkları, 2. kanser gibi öldürücü, sakat bırakıcı hastalıklar da ortaya çıkmaz.



Kilo almak 30 yaşlarında başlamaktadır. 30 yaşlarında büyüme durmaktadır ve metabolizma yavaşlamaya başlamaktadır. Yemek yeme alışkanlığı da aksine artarak devam etmektedir. Nedeni de: 30 yaşlarında özellikle evlenip rahatlayınca ve de düzenli bol yemek alışkanlıları ve sık sosyal uzun masa sohbetlerinin başlamasıdır. Giderek fizik hareketliliğimiz de azalmaktadır.



Kilo almak demek, vücudun yağlarının artması yani vücut yağlanması demektir. Yağlar giderek, göbek, kalça, baldırl ve iç organların etrafında birikmeye başlar. Sellülit yağlanmanın ve kilo almaya başlamnın en önemli belirtisidir.



Karaciğer çevresel toksik maddelerle bombardıman altında kalmaktadır.



Karaciğer yağlanması da olur. Göbek yağlanması = karaciğer yağlanmasıdır.



Karaciğer yağlanması sonucu kan yağlarımız yükselir, kilomuz artmaya başlar ve giderek kan şeker kullanımı bozulur ve de şeker hastalığı başlar.



Yukarıda saydığımız bu hastalıklarının hepsinin önlenebilir hastalıklar olduğu aşikardır. Yurdum insanı Hastalıkları davet etmeden bu şekilde vaz geçmelidir.




Sağlıklı kalma ve de sağlığını koruma inanın en kolay ve de en ucuz yoldur.

0 yorum:

Yorum Gönder